Yazara E-mail Gönder

Doğu Akdeniz ağındaki Avrupa

Avrupa Birliği 2004 yılından bu yana himayesinde olan ve teşkilatın üyesi olarak kabul edilen Kıbrıs Rum yönetiminin ortaklık siyasi ve hukuki statüsüne saygı gösterilmediği takdirde, Türkiye’yle 1959 yılından beri devam eden ve henüz bir sonuca bağlanmayan üyelik müzakerelerini sona erdirip daha ağır tedbirler uygulayacağı tehditlerini savuruyor.

Brüksel’in öne sürdüğü alan aslında: 1983 yılında güneyden ayrılıp kendi devletini ilan eden, 1974'ten beri Yeşil Hat sınırında yaşamakta olan, 17 yıl önce adada kapsamlı bir çözüme yönelik tüm iyi niyetini ortaya koyan, fakat AB ve BM’nin tongasına düşen ve bu iki örgüt tarafından yalnızlığa mahkûm edilen ve Kıbrıs adasının bir parçası değil Rum tarafının kontrolünde yaşaması gerektiği iddia edilen Türk tarafının kıyılarıdır.

Yeni projeye öncülük eden, 1946'da Lübnan ve Suriye kapılarından kovulan fakat şimdilik bölgeye Akdeniz penceresinden dönmeyi hedefleyen Fransız rüyasıdır.

Avrupa Birliği’nde, Rusya ve Amerika’nın Doğu Akdeniz’deki hâkimiyet alanına karşı çıkılması gerkteğini ve Birliğin bölgede 3.Güç olarak ortaya çıkması dışında bir seçeneği olmadığını savunan, özellikle kendisi için başka bölgesel seçenek kalmayan Fransa’dır.

Dikkati çeken bir başka husus ise Avrupa’nın yönlendirmesiyle, Türkiye aleyhine çalışan ve bölgenin yapısal ve politik farklılığını tamamen göz ardı ederek, kendi aralarında kıyıdaş devletler olarak bir takım ikili ve çok taraflı anlaşmalar yaparak, Türkiye, Suriye ve Gazze Şeridi taraflarının haklarını bir kenara atan ortakların başında İsrail, Mısır, Yunanistan ve Güney Kıbrıs gibi ülkeler gelmektedir.

Kıbrıs Rum Kesimi 2002'den beri, Avrupalı şirketleri enerji arama, çıkarma ve satma konusunda teşvik ediyor. Amacı, karşılıklı çıkar ilişkilerinden hareketle AB'ye girip tam üyeliği elde etmek ve böylece Ankara'yı Doğu Akdeniz’de kuşatmaktır. Nitekim bu hedefin büyük bölümüne ulaşılmıştır.

Bugün Türkiye’yi Doğu Akdeniz’de tehdit eden tüm uluslararası karar ve anlaşmaları bir kenara bırakan ve Kıbrıs Rumlarının çıkarı doğrultusunda Kıbrıs Türklerinin talep ve haklarını görmezlikten gelen Avrupa’dır.

Gazdır bu efendim; çıkarılırken, hazirunu hoş olmayan koku ve külfetlere katlanmak mecburiyetinde bırakır!

Türkiye'nin çok geç gelen cevabı sert ve şok edici bir vuruş niteliğindedir. Şöyle ki;

-Adanın kuzey kıyılarında gaz arama ve çıkarma işlemleri için Ankara ve Kuzey Kıbrıs arasında hızlı ve geniş kapsamlı anlaşmalar gerçekleştirmek,

-Türkiye kıta sahanlığı ve kuzey Kıbrıs kara sularına 3 enerji arama tarama gemisi göndermek,

-Denizden ve havadan askeri tedbirler almak,

-Doğu Akdeniz’in özelliklerini dikkate almayan ve ilgili tüm kıyıdaş tarafların çıkarlarını göz önünde bulundurmayan, gerçek ve kapsamlı bir diyalog masasının önemini  görmezden gelen, bölgede hem Türkiye deniz sınırları hem de Kuzey Kıbrıs suları içindeki herhangi bir arama tarama faaliyetini engellemek.

Türk Dışişleri Bakanı M. Çavuşoğlu "dördüncü bir Türk gemisinin yola çıktığını" söylerken,  "Doğu Akdeniz'deki haklarımızı korumak için kıta sahanlığımızda ve Kıbrıs'ın kuzey kıyılarında gaz aramaya devam edeceğiz, Avrupa bize çifte standart politikasını dayatıyor. Avrupa Türkiye'ye verdiği sözleri yerine getirmek zorunda” diyen, bu defa laik sol muhalefet lideri Kemal Kılıçdaroğlu olmuştur. Avrupa, kuşkusuz Türkiye’deki gerginliğe rağmen Doğu Akdeniz konusunda kendisine karşı safları birleştirmeye yönelik bu katkısından dolayı teşekkürü hak etmiştir.

Merak edilen bir diğer husus, Türkiye’nin yakın tarihte Brüksel kararlarına karşı misilleme olarak mülteci kartını oynayıp oynamayacağıdır. Ancak Ankara’nın başka adımlar atacağı kesindir.

Olası stratejik hamlelere ilişkin:

Doğu ile Batı arasında enerji taşıma konusunda Rusya ile stratejik ittifak yapan Ankara’nın, Moskovadan satın aldıgı füzeleri yeni konumlandırma yerlerinin başında kuşkusuz D.Akdeniz bölgesi olacak.

Ancak abanın altından ortaya çıkabilecek sürprizler daha büyük ve daha önemli olabilir. 15 yıl önce Kıbrıs konusunda Avrupa’ya güvenen ve büyük bir hayal kırıklığı yaşayan Türkiye, çok farklı bir adım atabilir. Güney Kıbrıs Avrupa’dan destek alarak, adanın kuzeyinin politik, sosyal, etnik ve dini yapısını tahrip etmekte ısrar ederse, Ankara’nın olası hamleleri arasında Kuzey Kıbrıs ile anlaşarak uluslararası toplum nezdinde tanınması hususunda yeni girişimler başlatmak ya da ana vatana katılması konusunda referandum senaryolarını tekrar canlandırmak olacaktır.

Nitekim Türkiye’ye Londra ve Zürih’te 1959’da tanınan ve Türk silahlı kuvvetlerinin bu görevini yerine getirmek üzere tüm adanın Yunan egemenliğine geçmesini engellemek için, 1974 yılında Kıbrıs Barış Harekâtı’nı gerçekleştirdiği garantörlük hakkı hala geçerlidir.  Kıbrıs Rumlarının 1990 yılındaki Avrupa Birliği başvurusunun hukuka aykırı olmasının da ötesinde; Türkiye’nin 2004 tarihinde kabul ettiği ortak çözüm ve Rumların ve Yunanistan’ın bu anlaşmalara aykırı davrandıkları, dolayısıyla bugün gündeme getirilen Avrupa Birliği hukukunun, uluslararası hukuk ilke ve prensiplerine ve kabul edilen anlaşmalara aykırı olduğu açık ve nettir. AB hukuku kendini bu konudaki uluslararası anlaşmaların üstünde konumlandıramaz. Keza bu konuda Ankara’nın her hangi bir taahhüdünün bulunmadığı da açık ve nettir.

Başka bir ifadeyle, Ankara, Kıbrıs’ı AB’de bir ortak olarak kabul etmenin Doğu Akdeniz’de uzlaşıya katkı sağlayacağını hedeflemekte. Buna mukabil bölgeden binlerce mil uzakta bulunan Paris’in müdahalesini, yıllar önceki sömürgecilik anlayışını canlandırma ve nüfuz artırma çabası olarak görmektedir.

Günümüzde Sudan, Somali, Tunus ve Libya gibi yerlerde Ankara’ya savaş açanlar, kuşkusuz, Türkiye–Avrupa krizini alevlendirip bir savaşa dönüşmesi için elindeki tüm kozlarını kullanacaktır. Böyle bir senaryoyu kuranların kendileri de bu felaketten kaçamayacaktır, çünkü bu senaryonun ilk sonuçları bölgenin yeniden şekillenmesi ve yeni sınırların belirlenmesi olacaktır.

AB içinde yükselen farklı sesler, Akdeniz politikasında bölünme ve parçalanmanın kaçınılmaz olduğunu göstermiş ve Türkiye’de de iktidar ve muhalefeti Birliğin politikasına karşı birleştiren faktör olmuştur. Avrupa, yaptırım kararının ters tepmesiyle bu maceradan geri adım atan tarafın kendisi olacağının ilk işaretlerini de vermiştir.

Uzun süren Türk-İsrail kaotik ortamı, birçok gücün hedeflerine hizmet etmiş ve her iki tarafa küçümsenemeyecek tahribat vermiştir. Türk-İsrail ilişkileri, olumsuz yönleri nedeniyle Doğu Akdeniz dosyası gözden geçirilmeli ve ivedi olarak diyalogu tıkayan engeller sona erdirilmeli.

Türk karar alıcıları, bazılarını kızdıracak şekilde, son yıllarda Ankara ile Tel Aviv arasında yaşanan gerginlikleri sona erdirme yollarını masaya seçenekler arasına koymuş olabilir.

Yıllardan beri, ada Türklerine çözüm sözü veren fakat kendi politik ve ekonomik çıkarları ve Kıbrıslı Rumların hevesleri nedeniyle sorunları aşamayan ve büyük bir ikilem içinde olan bazı Avrupa devletleri böyle bir tuzağa nasıl düşmüş olabilir?

 Orta Doğu politikasını Kıbrıslı Rumların arzularıyla yok eden Avrupa’nın akil adamları buna müsaade edip, yıllardır sömürgeci etkisinin dışında kalan bir alanda savaş ilan edebilir mi?

Birleşmiş Milletlerin devreye girmesiyle Ağustos’un ilk haftasında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı ile Rum yönetimi lideri Nikos Anastasiadis bir araya gelecek ve teşkilatın arabulucusuyla uluslararası bir konferans yapılabilme ihtimali masaya yatırılacak.

BM Genel Sekreteri Antonio Guterres, yapılan görüşmeler sonunda ilerleme gerçekleştiği takdirde devreye girecek. Topun tekrar BM’de olduğu ve AB’nin Doğu Akdeniz dosyasını manipüle etme fırsatı olmayacağı görülmektedir.

Prof. Dr. Samir Salha | Tem 23 2019 | Ziyaretçi: 104
Sitemiz yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm haklarının sahibidir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir.
YUKARI